dinleyin ve kendinizden geçin :*

2 Ekim 2013 Çarşamba

KEZBAN WERTHER'İN EVRİMİ BÖLÜM 2


            Size hayal gücümün çok gelişmiş olduğunu söylemiştim değil mi? Arabanın arkasında dikilmiş o adamı gördüğüm andan itibaren kurduğum felaket senaryolarından, beş seriden oluşan bir roman çıkar; o romanları da beyaz perdeye on filmle aktarırlardı o kadar söylüyorum. Karakolda sert bir sorgulamanın ardından yaptığım grup seksten tutun da, çıkartıldığım nöbetçi mahkemenin verdiği kahpe kararla hapishaneye düşüp tecavüze uğramama kadar geniş bir yelpazeye sahipti senaryolarım.
            
            ‘’Kesin polislerin gelmesine az bir zaman kaldı.’’ diye kendi kendimi telaşa sokup hızlı bir şekilde toparlanmaya başlamıştım ki mırıltıları hiç beklemediğim bir anda kesilen adamın sesi, yine hiç beklemediğim bir anda hayat bulmuştu. ‘’Yavaş ol, arabayı sallama adam bizi görmedi sanırım.’’ dedi bana. ‘’Napıyor peki o dangalak orada?’’ dedim. ‘’Tanıyorum ben o çocuğu korkma.’’dan sonrasını maalesef çok dinlemedim, çünkü o mükemmel hayal gücüm yine devreye girmişti. Kesin bu adam beni kandırmıştı ve varlığından şüphe duyduğum beyninin, en ücra yerlerine sakladığı o iğrenç, yapış yapış fantezilerini benim üzerimde zorla deneyecekti. Zaten başıma bir bok geleceği belliydi diye düşünürken devam etti adam konuşmaya sessizce, ‘’Yan tarafta çalışıyor, molalarda gelip burada sigarasını içiyor merak etme birazdan gider.’’

Gözlerinde güven veren bir ifade vardı adamın bunları fısıldarken ve dudakları arasından çıkıp yüzüme çarpan nefesinde bir şefkat gizliydi, çünkü beni sakinleştirmeye çalıştığını anlayabiliyordum. Ben çoktan üzerimi sakin sakin giymiş, polisler geldiğinde yapacağım o destansı mükemmellikteki açıklamayı  bile planlamışken, elimi tuttu adam aniden. ‘’Sigara molası sona erdi sanırım.’’dedi ve beni kendisine çekip nazikçe öptü. Dudaklarımız verdikleri moladan dönmüş susuzluklarını birbirlerinde gidermeye çalışırlarken üzerimde gezen ellerin benden istedikleri beni yine sertleştirmişti.
            
            İkimizde bellerimiz bükük bir şekilde dizlerimizin üzerindeydik arka koltukta. Bir taraftan öpüşüyor bir taraftan da düğmelerimizi çözüyorduk. Biraz önceki yaşanan olayla birlikte artan adrenalinim, en yakın arkadaşı olan libidomla işbirliği yapmış olacak ki kendime engel olamayıp nazikçe emdiğim o dudakları sert bir şekilde ısırdım ve kucağında oturmaya başladığım adamın inlemesine sebep oldum. Gözlerimi ne zaman kapattığımı bilmiyorum çünkü ben asla öpüşürken gözlerimi kapatmam, ama onları açtığımda karşımdaki adamın bana çarpık bir şekilde gülümsediğini gördüm. İstemsiz bir şekilde bende sırıttım ve kontrolün ona geçtiğini kabullenmiş oldum.
            
            Her şey mırıltılar kesilmeden önceki gibiydi. Kalçalarımdaki baskıyı hissedebiliyordum ve tabii biraz önce öptüğüm dudaklardan sakince kayarak kalçalarıma akan o ılık sıvıyı…

Hiçbir şey biranda olmadı. Her şey çok yavaşça oluyor ve bu beni çıldırtıyordu, her saniyeyi hissediyordum; her soluğu, her sesi, her iniltiyi, her sızıyı…


Farkında olmadan bir elimi, sanki adam çok hızlıymış ve ben onu durdurmaya çalışıyormuşum gibi adamın kasıklarının biraz yukarısına koymuştum. Biraz aşağıda erkekliğini, içime girmiş bir şekilde bulduğumda bu kadar yolu ne zaman kat ettiğini merak etmiştim doğrusu. ‘’İyi misin?’’ diye sordu bana ve ona verdiğim iyiyim cevabından sonra hiç duymadığımız bir müziğin notalarına ayak uydurmak istermişcesine bir tempo yakaladık. Dansımız kusursuz değildi ama onu besleyen tutkumuz arabanın camlarında yankılanan iniltilerimiz kadar netti.

Yakaladığımız o ahenk, içimde hissettiğim adamın tatmin olmuş hırıltılı inlemisiyle yavaşlamış, ta derinlerimde hissettiğim farklı bir sıcaklıkla son bulmuştu. Sanırım artık kontrol bendeydi…

Az sonra her şey aynıydı, tek fark bu sefer içeriye girmek için hazırlanan bendim ve ben, biraz önceki adamın bana gösterdiği nezaketten hiçbir iz taşımıyordum. Kalçalarını iki yana ayırarak kendisini bana sunan adamın içine tek seferde girdim ve çıkardığı acı dolu olduğunu düşündüğüm inilti beni daha da çok tahrik etti. Biz değişmiştik, ahengimiz değişmişti; çünkü müzik değişmişti ve tabii notalarda öyle…

Tatminimin göstergesi olan bağırtım arabanın içinde patlamış ve büyük bir hazla önümdeki o nazik erkeğin içine boşalmıştım. Benim tatminim onunki olmuştu, onunki ise benimki. Aradan bir iki dakika geçtikten sonra toparlanmaya başladık, çünkü teyzemden bin bir yalanla aldığım bir saatlik izin neredeyse dolmak üzereydi. Yani araba bal kabağına dönüşmeden önce evde olmalıydık. Hal böyle olunca temizlenmemiz ve toparlanmamız hızlı oldu.

Ön koltuğa tekrar geçip geldiğimiz yoldan geri dönerken hiçbir şey hissetmiyordum. Camı açmış rüzgarın yüzümü okşayarak ciğerlerime dolmasına izin verirken bir yandan da sigara içiyordum. Sohbetimiz hiç kesilmedi. Yol boyunca şakalaşıp güldük ve tüm nazikliği için ona teşekkür ettim. Ben ikinci sigaramı yakarken bir tanede ona yaktım ve benden izler taşıyan dudaklarının arasına nazikçe yerleştirdim. Derin bir nefes çekti ve sakince geri teslim ederken biraz önce ciğerlerine hapsettiklerini, sadece ama sadece ufak bir an yüzüme baktı.

Evin önüne geldiğimiz zaman tekrar teşekkür ettim ona, o da bana etti ve el sıkışıp öpüşerek ayrıldık. Hayatım boyunca asla yapmayacağımı sandığım bir şeyi yapmıştım ve garip bir şekilde suçlu, pişman ya da üzgün hissetmiyordum. Sadece değişmiştim evet, doğru cevap bu; sadece değişmiştim. Eve girdiğimde her şey bıraktığım gibiydi. Teyzeme geldiğimi söyleyip üzerimi değiştirmeye başladım ve sadece tişörtümü giymiştim ki bir mesaj geldi. Ondandı ve şöyle yazıyordu, ‘’Harikaydın, tekrar görüşelim.’’

                                        *                               *                                  *

Şunu söylemek istiyorum ki bu olay benim için sadece bir başlangıçtı. Benden bir şeyler eksildi ve eksilenlerin yeri yeni şeylerle doldu. Bunlar iyi ve kötü olabilirler ama yine ve yeniden tamamen bana aitler. Özgüvenim hiç olmadığı kadar yerinde ve daha fazla ışıldıyor. Önceden beğenilmediğimi ya da arzulanmadığımı çünkü yeteri kadar iyi olmadığımı düşünürdüm fiziksel olarak, ama şimdi bunun tam aksini düşünmemi sağlayan yaşanmışlıklarım var ve sanırım hiçbirinden de pişman değilim.

Aynı hafta içinde iki adamla daha birlikte oldum ve olaysız geçtiler dersem çok iyimser olmuş olurum. Kezban Werther’in Evrimi 3.bölümü sakın kaçırmayın, en kısa zamanda sizlerle olacak.
Bu arada yapılan bütün yorumlar için teşekkür ederim, çünkü hepsi benim için çok değerli. Beni okuyan insanların düşündüklerini iyi ya da kötü dile getirmeleri benim için çok şey ifade ediyor. Takipte kalın pıtırcıklar ve yorum bırakmayı unutmayın hepinizi çok seviyorum :*

28 Eylül 2013 Cumartesi

KEZBAN WERTHER’İN EVRİMİ BÖLÜM 1



Aslında her şey İstanbul tatilimin son haftasında denize gitme fikrinin getirdikleriyle başladı. Son haftası dedim ama nereden bakarsanız bakın kesinlikle son günleriydi. Sahile vardığımızda yaptığım ilk şey, hemen güneş kremimi sürüp yüz üstü yatarak kitap okuyormuş gibi sinsi bir şekilde etrafı kesmeye başlamak oldu. İçimde anlayamadığım bir dürtü ve istek vardı, gördüğüm hoş çocuklar beni her zamankinden daha fazla heyecanlandırıyordu ve bu heyecan beni sertleştiriyordu. Sanki birisi gel biraz gezelim dese hiç konuşmadan nereye demeden sonunu düşünmeden gidecek ve sevişecektim. Kendimi daha fazla kaptırmamak için kitabımı bir kenara koydum ve kendime çeki düzen verdikten sonra kalkıp hızlı adımlarla denize girdim. Kendi bedenim kalmadığı için aldığım o kalitesiz, büyük, siyah ve bol şorta minnettardım, çünkü şehvetimin getirisini saklamayı başarmıştı bir şekilde.

O gün sahilde çok insanla kesiştim ama hiçbiriyle de tabii ki bir şey olmadı, ki istesem de kuzenlerimin yanında bir şey yapamazdım zaten. Aklımdan geçen tek şeyin şu olduğunu biliyorum orda, ‘’Acaba bunlardan hangisi geydir ya da yakınlarda gey var mıdır?’’ Hal böyle olunca kullanmadığım için özellikle Patrick tarafından zaman zaman eziklendiğim grindr’ı libidomun da bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak yüklemeye ve camiaya adım atmaya karar verdim.

İngilizcemin kıt olduğunu biliyordum ama bu kadarını da bilmiyordum doğrusu fakat bir şekilde profilimi oluşturmayı başarmıştım.  Etrafımdaki onca insanın gey olması beni travmaya sokmuştu çünkü aralarında öyle yakışıklı çocuklar vardı ki resmen geri kalan tüm insanlığa hakaret gibiydiler. Sağ ağız kenarımdan akmaya başlayan salyamı elimin tersiyle silip kime yazsam acaba diye düşündüm ama atalarımız ne demiş, ‘’ Düşün düşün boktur işin.’’ Bende fazla düşününce kimseye yazmadım. İşin garip tarafı kimsede bana yazmadı. Hal böyle olunca benim kendimi iyi hissedip pozitif olma potansiyelim git gide düştü ve en sonunda yerleri yalar pozisyona geldi.

İkinci gün uyandığımda grindr’dan bir sürü mesaj görünce kendimi şaşırdım resmen. İlk mesajda aynen şöyle yazıyordu, ‘’Dudakların beni çok azdırdı seni saatlerce sikebilirim.’’ Oha! Çüş! Hayvan! Öküz! kendini bilmez yaratık! Annesi doğururken fazla ıkınma sonucu rahimden tek seferde fırlayıp kafasını oraya buraya vurmuş domuz! İnsan önce bir merhaba der değil mi? Neyse kezbanlığı bırakacağım ya, ben yazdım teşekkür ederim diye. Grindir adabını öğrenmem sadece iki saatimi almıştı. Olay aynen şöyle gelişiyordu:

-Selam naber?
+İyidir saol senden naber?
-Benden de iyilik ne olsun.  Nerden?
+şurdan.
-Yaş kaç, profil ne?
+……………..
-Yer var mı? ( ya da yerim var bana gel)
+Hmmm yerim yok ben burada misafirim bunlar da İstanbul’daki son günlerim iki gün sonra gidiyorum.
            
            Bütün adabı öğrendikten ve neredeyse bir gün daha geçtikten sonra bir çocuk yazdı bana. 27 yaşında, kumral, tatlı olmakla olamamak arasında bocalayan, kibar nazik bir çocuk… Öğlen saatleriydi, baya bir konuştuk tanıştık kaynaştık. Bu bana görüşmek ister misin dedi en sonunda, bende olur ama burada misafirim ve akşam dışarı çıkmamı pek hoş karşılamıyorlar başıma bir şey gelir diye dedim. O da merak etme çok geç değil altıda falan buluşuruz dedi. Bende tamam dedim ama o sıra evden çıkmak için bir sürü senaryo kuruyorum ve neyse ki hayal gücü geniş ve yalan söylediğimde inandırıcılıkta nirvanaya ulaşabilen bir insanım.
            
             Bekle bekle bu maldan haber yok, meğer uyuyakalmış işten dönünce. Saat dokuz gelip seni arabayla aylım diyor. Evden nasıl çıkacağımı bilmiyorum, tabii biraz önce saydığım bütün o güzel şeyler biranda beni terk etti cesaretimle birlikte. En sonunda güzel bir yalanla beraber teyzeme gittim ve bir saate döneceğimi söyledim, mırın kırın etti ama ikna etmeyi başardım. Dedim gel beni arabanla al yiğidim. Dışarı çıktım ama inanılmaz heyecanlıyım çünkü hayatımda ilk defa böyle bir şey yapacağım. Tanımadığım birinsin arabasına bineceğim, beni nereye götüreceğini bilmiyorum ve başıma ciddi anlamda kötü şeyler gelebilir. Ekşının dibindeyim kendi adıma. Çocuk on beş dakika sonra geldi yanımda durdu, bende kırk yıllık otoban çalışanı profesyonelliğinde kapımı açtım ve koltuğuma serildim. El sıkıştık yanak yanağa öpüştük ve resmi olarak bir kez daha tanıştık. Sohbeti hoş birisiydi, yol boyunca hep konuştuk ama ben bir taraftan da sürekli nereye gidiyoruz ne yapacağız falan diye soruyorum. Korkuyorum abi ne yapayım. Neyse en sonunda bunun çalıştığı iş yerinin önüne park ettik. Çardak gibi bir yerdi, önü sağı solu üstü falan sarmaşıktı hep bir tek arkası açıktı. Bizi kimse görmüyordu anlayacağınız.
            
              Arabayı park ettikten sonra  yerinde biraz kıpırdanarak sağa doğru döndü ve oturup beni izlemeye başladı.  Sonra elini açarak bana doğru uzattı, tabii  ben şaşırdım elimi mi istiyorsun diye sordum o da evet dedi. Bende elimi avucuna koydum. Elleri sertti, benimkiler ise onunkilere göre daha narin ve yumuşak. Parmaklarımı sevip elimi okşamaya başladı. İçimdeki heyecan dalgası kıyılarıma vuruyor ve beni sarsıyordu. Sanırım ilk hamleyi kim yapacak diye bekliyoruz, dedim çocuğa o da evet sanırım dedi ve bana yaklaştı. Arabanın ön koltuğunda oturuyorduk ve aramızda vites, el freni, o iğrenç kolunuzu koyduğunuz yastık gibi şey her ne boksa o falan her şey var, o yüzden ben dizlerimin üstüne kalktım ve çocuğa daha fazla yaklaştım.
            
               Bu ilk deneyimim değildi biliyorsunuz. İlk deneyimimi kuzenimle yaşamış ve bununla ilgili bir post yazmıştım, fakat neden bilmiyorum sonradan kaldırmıştım; yani o maceramı çok azınız biliyorsunuz. Belki bir ara tekrar koyarım. Mükemmel bir ilk deneyim değildi kabul ediyorum ve bu yüzden de korkuyordum ama içimde bunca zaman tuttuğum bütün o tutku, şehvet ve isteği serbest bırakınca bambaşka bir Werther’e dönüşmüştüm.
            
                Dudaklarımız birbiriyle buluşunca biraz önce büyük bir coşkuyla serbest bıraktığım o şeyler aramızdaki kıvılcımı alevlendirmişti. Kendimi hiç bu kadar seksi hissetmemiştim daha önce, çünkü karşımdaki adam her şeyiyle beni arzuluyordu bunu iliklerime kadar hissediyordum. Arabadan inip arka koltuğa geçtik ve birbirimize dokunmaya başladık. Her dokunuştan sonra bir parça eksildi kendimden.

            
                 Arkamda duran adamın ılık nefesiyle gelen iniltileri boynumu gıdıklayıp bedenime tarifsiz bir ürperti veriyordu. Sol elimle onun kalçalarını tutup kendime daha çok bastırırken sağ elimle de ensesinden tutup boynumu emdiği dudaklarının durmasına izin vermiyordum. Sertleşerek kalçalarıma baskı yapan şeyin içime girmek için kıvrandığını anlamam için süper zeka olmama gerek yoktu, her şeyimle hissediyordum. Arka koltukta, dizlerimizin üstünde, arabadaki o küçücük yerde bana arkamdan sarılarak birleştirdiği bedenlerimizi ayırdı yavaşça adam ve sağ eliyle ensemden tutarak beni aşağıya eğerken sol elini de kalçalarımın biraz yukarısına yerleştirdi. Erkekliğini olması gereken yere yerleştirip canımı yakmayacağını söyleyen adamın mırıltıları, olmasını hiç beklemediğim bir anda kesildi. Ben, içimde o adamı hissedeceğimi zannederken artık kalçalarıma baskı yapan herhangi bir şeyde hissetmiyordum. 

                 Kafamı çevirdiğimde olabildiğince sakin bir şekilde dışarıya bakarken gördüm  onu ve sonra ben de fark ettim ki arabanın arkasında bir adam duruyordu.

9 Ağustos 2013 Cuma

Aileye Açılma ve Ayakta Kalma Dersleri 2


   Merhaba çok pıtırcık bloggerlar ve çok ponçik okuyucularım :)
Nasılsınız?
   
   Ben nasıl olduğumu bilmiyorum ama umarım sizler çok ama çok iyisinizdir ve yolundadır her şey :)
   
   Aileye Açılma ve Ayakta Kalma Dersleri’nin ikinci kısmını sizlere sunmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum! Yazıya başlamadan önce ilk yazımda yaptığım uyarının aynısını sizlere tekrarlamak istiyorum:
‘’ Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki birazdan okuyacaklarınız kendi deneyimlerim doğrultusunda oluşturulmuş maddelerdir, yargılardır ya da cümlelerdir adına ne demek isterseniz size kalmış işte. Yani kesinlikle bir genel geçerlilik söz konusu değildir. Kişiden kişiye ve aileden aileye farklılık gösterebilir tüm yaşananlar ve yaşanacaklar.’’
   
   Uyarının içeriğini anladığınızı düşünerek başlamak istiyorum :D
Bir önceki derste söylemem gereken çok önemli bir şey vardı ve onu atladığımı fark ettim. Şimdi söylüyorum ve bunu sakın göz ardı etmeyin!
   
     ‘’YAKALANMADAN ÖNCE AÇIKLAYIN’’
   
   Bu ne şimdi lan demeyin sakın bana çünkü bu çok önemli bir detay. Tabii ki aileye açılmak zorunda değilsiniz ama çocuklarının durumlarını bilen ailelerin çoğu, bunu ne yazık ki yakalayarak öğreniyorlar ve kendilerince çok ağır tedbirler alıyorlar. Etrafımda aile bireyleri tarafından hiç ummadıkları bir anda yakalanarak hayatları ciddi anlamda sekteye uğrayarak cehenneme dönmüş insanlar var. Hayal kırıklıkları, göz yaşları, bunalımlar, güvensizlikler ve nefes alamama hali…
   
   Çocuklarının durumunu; yani gey, lezbiyen ya da biseksüel olduğunu kendi başlarına ortaya çıkaran ailelerde genelde şu travma mevcuttur, ‘’Acaba şimdiye kadar bize kaç kere hangi konularda yalan söyledi? Acaba ne boklar yedi de bilmiyoruz? Acaba bizden başka kimler biliyor? Acaba ona kimler dokundu?’’ bu ve buna benzer cümlelerin getirisi olan tedirginlik ve korku dolu cümleler çoğaltılabilir, çünkü aileye göre çocuk bunca zaman onlardan habersiz çok ama çok yanlış şeyler yapmıştır. Hiçbir şey yapmamış olsa bile…
   
   Geçen yazımda da dediğim gibi anneler hisleri çok kuvvetli varlıklardır her ne kadar o ana kadar bir şekilde tahmin etmiş ve geçer diye sesini çıkartmamış olsa da kendisi yakalayarak öğrendiği an hem kendisine hem de size dünyayı dar edecektir. Bunun süresi tabii ki tartışılır bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl… Başta söylediğim gibi yaşananlar ve yaşanacaklar değişiklik gösterebilir ama maalesef ruh hali genelde değişmiyor. Ailedeki o ihanete uğramış hissi daima baki kalıyor anlamsız bir şekilde.
   
   Söylememe bile gerek yok sanırım telefonunuza, bilgisayarınıza el konuluyor. Bir süre kimseyle görüştürülmüyorsunuz falan. Bunu yaşayacak olursanız lütfen sakin olun ve bir süre ailenizin istediği gibi davranın. Bu süreçte ne kadar sinirli gergin ve patlamaya hazır olsanız da bütün bunları yapabilmeniz için önce ailenizin sakinleşmesi gerektiğini unutmayın. Her şeyin bir sırası var.
   
   Psikolog fikrine lütfen karşı çıkmayın, öğrendikleri zaman sizi ‘’tedavi’’ etmeye çalışacaklar çünkü. Kabul edin ve psikologdan ailenizin kabullenmesi adına yardım alın.
   
   Aslında söylemeye çalıştığım şey şu, neden uzattım bilmiyorum. Aileye sizin söylemenizle, onların sizi yakalayarak öğrenmeleri arasında çok da ince olmayan bir çizgi var. Elinizden geldiğince yakalanmamaya çalışın tabii ama baktınız olacak gibi değil kontrollü bir şekilde açılın lütfen. Bir şekilde onların sizi kendilerinin keşfetmesi nedendir bilmiyorum onlar için daha yıkıcı bir etki yaratıyor. İlk başlarda sıraladığım soru cümlelerini cevaplarını bile duymak istemeyerek art arda sıralıyorlar ve en kötü felaket senaryolarını yazıyorlar hemen. Sizleri dinlemeleri maalesef bu süreçte biraz sarkıyor. Ailenizin takınacağı tutuma göre, elinizdeki şartları en iyi şekilde kullanarak lütfen bunalımın o tatlı sahillerinde tatile çıkmamaya özen gösterin. Çünkü bütün aile fertleri kendilerini aynı anda bırakırlarsa sonuçlar daha vahim olabilir. Dediğim gibi önce siz onları toplayacaksınız sonra da onlar sizi. Bu işler parayla değil sırayla be bebeğim :D kolay olmayacak ama ortam şartlarına göre kendiniz için en doğru karaları alacağınıza inanıyorum:)

Nasıl yakalanabiliriz ki diye düşünmeyin ayrıca, durun onları da söyleyeyim.

*Telefonunuzdaki whatsapp ve normal mesajlar daima bir tehdittir. Kimin onlara ne zaman ulaşacağı gerçekten belli olmuyor :D

*Olanlar için, sahte face ve twitter hesapları gerçekten riskli. Arkadaşlarınızdan birisi telefonu eline aldığında yüreğinizin nasıl hopladığını düşünün eğer önlem almamışsanız.
Örneğin benim telefonumu birisi eline aldığında twitter simgesine dokunsa direk Werther hesabım çıkıyor. Ay resmen ölüm gibi :D

*Bilgisayarlar ve arama geçmişleri kesinlikle başlı başına bir problem. Kullandığınız bilgisayar ortaksa ve ortağınız çok meraklıysa bence yakalanmanız an meselesi :D

 *Telefon konuşmaları yaparken de dikkat edin millet kulak misafiri olabiliyor ya da size kim o kim deyip bunaltarak yanlış bir cevap vermenize sebep olabiliyor :D

 *Blog yazanlar ve okuyanlar için sayfaların açık kalması veya aniden ortama dalan birisinin ekrana kafasını uzatma isteği bütün büyüyü bozabilir. Lütfen dikkat! :D

   İçinizi kararttım biliyorum ama bunlar söylemem gereken şeyler. Kendinizi korumanın en önde gelen şey olduğunu sanırım daha önce defalarca söylemişimdir sizlere.

   Bu dersimizin konusu ‘’yakalanmadan önce söyle tatlım’’dı. Umarım kafanızda biraz da olsa bir şeyler şekillenmiştir. Hepinizi çok ama çok seviyorum pıtırcıklarım. Lütfen kendinize dikkat edin ve savaşmaktan asla vazgeçmeyin :D

Not: Bu arada söylediklerime eklemek istediği şeyler olan varsa lütfen yorum bölümünde söylesin, ben daha sonra onları asıl yazıya aktarırım.

2.Not: Aileye açılma konusunda aklında soru işaretleri olan varsa ya da açıldıktan sonra üstesinden gelemediği şeyler ben buradayım. elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım. tabii ki bende her şeyimi halletmiş dört dörtlük değilim ama yardım edebilirim  mail adresimi biliyorsunuz :)


Öpüldünüz :* :* :*

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Merhaba Eski Dostum

Başlama Notu: Beni bu şarkıyla tanıştıran Sezer'e teşekkür ederim :)

                     

                 MERHABA ESKİ DOSTUM
   
   Seninle ne kadar uzun bir zamandır konuşmuyorum gerçekten hatırlamıyorum dostum. Belki daha doğrusu şu şekilde olur, seni ne zaman terk ettim hatırlamıyorum Isobel…
   
   Bir sabah gözlerimi açtığımda gitmiştin ve ben gidişini bilmem kaçıncı kez gözlerimi karanlığa kapattığımda ya da aydınlığa açtığımda fark etmiştim bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, o da seni aramaya çıkmadım Isobel, affet beni lütfen.
   
   Bunca zaman sonra ilk defa konuşuyoruz ve sorduğun ilk sorunun bu olmasına çok şaşırdım. Hayır Isobel hiçbir şey yolunda değil ve evet, babam canımı hala yakıyor. Yollarımız çok uzun bir zaman önce ayrılmış olmasına rağmen hala kanatıyor beni ve hala acımıyor.
   
   Sen yalnızlığımın doğurduğu bir isimsin Isobel ve içinde bulunduğumuz bu durum gösteriyor ki ben hala bu duyguyla yani yalnızlıkla sevişiyorum. Bu bir bağımlılık mı yoksa sadece bir alışkanlık mı karar veremedim. Ah hayır, tabii ki arada ince bir çizgi var ve ikisi birbirinden farklı.
   
   Bazen nefes almak için bahaneler bulmaya çalışıyorum Isobel. Bu hiç sana da oluyor mu, hani böyle her şey bitmiştir ama bunu kabullenemediğin için boktan sebepler uydurup ruhunu kandırmaya çalışırsın ya… Suskunluğunun asaletinden olduğunu sanmıyorum Isobel, en az benim kadar çirkefsindir bilirim; bu yüzden bunu evet olarak kabul edeceğim. Bu arada gülümsemen hala çok güzel.
   
   Seni terk ettiğimde seni öldürdüğümü düşünmedim hiçbir zaman Isobel ama keşke babam beni terk ettiğinde beni öldürdüğünü düşünüp evinde otursaydı. O zaman şimdiki gibi kafayı bana takmamış olurdu bende rahat olurdum. Seninki de soru mu Isobel tabii ki beni öldürmekle kafayı bozmuş.
   
   Geçen hafta sonu annemle uzunca bir konuşma yaptık ve bir çıkış yolu aradık ama bulamadık. Her şey o kadar üstüme üstüme geldi ve ben, bir anda inanamayacağın bir hızla o kadar çabuk yaşanan her şeyin suçlusu ilan edildim ki Isobel nefes almak için o boktan bahaneleri ürettiğim için kendime kızdım. Evet bunu yaptım, kendime çok kızdım. Ciğerlerime dolan her hava parçası görevinin tam aksine beni nefessiz bıraktı Isobel ve bilirsin ben boğularak ölmekten korkarım, tek seferde olmalı acısız…
   
   Hayatı boyunca birkaç kez intihar girişiminde bulunmuş ben, ölmeyi sanırım daha önce hiç bu kadar istememiştim. Annemin ağzından çıkıp mutfağın duvarlarını kaplayan o kirli fayanslardan yankılanarak kulaklarımda kendilerine bir yer bulmaya çalışan kelimeler, insan etiyle yüzyıllardır düşman olan jiletler kadar acımasızdı.
   
   Ben çok uzun bir zamandır ağlayamıyorum Isobel. O gün bile, hayatımın en zor konuşmasını yaptığım o gün bile boğazım kurudu ve ses tellerim hiç olmadığı kadar birbirlerine sarılıp düğümlendiler, hatta gözlerimde bulanıklaştı ama hayır olmadı Isobel yine ağlayamadım. İçim o kadar dolu ki anlatamam sana. Beni kimse senin kadar iyi dinlemiyor inan bana…
Beni kanatarak beynime kazınan her kelime birer tuğla misali yerine oturduktan sonra ortada var olan sorunun ben olduğuma kendim bile inandım Isobel. Bakıldığı zaman hata bendim ve o hatanın ortadan kalması sanki her şeyi düzeltecekti, geride bıraktığım herkes sanki artık daha mutlu olacaktı.
   
   Hayat onlar için Werther’den önce ve Werther’den sonra diye ayrılacak, onlar da WÖ’yi konuşmayı lanetleyerek yasaklayacaklardı.
  
   Annemle babam arasında geçmiş ‘’ben’’ temalı konuşmanın bana yansımalarını saçma sapan bir şekilde seni yıllar sonra tekrar görmenin de verdiği bir heyecanla çok karışık anlattım ama biliyorum ki beni anladın. Babamı hayatımdan çıkartamıyorum çünkü ona göre buna hakkım yokmuş, onunla görüşmek zorundaymışım. Onun kontrolü altında olmalıymışım ve hayatımdaki her şeyi bilmeliymiş. Böyle yaparak beni kötü bir yola düşmekten koruyacak ve onun adına leke getirmemi önleyecek kendince.
   
   Isobel baba kelimesi öyle yapış yapış öyle vıcık vıcık bir kelime ki söylerken dilim ağzımın içinde can çekişiyor ve kusacak gibi oluyorum. Sanırım bende ifade ettiklerinden dolayı. Babam anneme benimle ilgili şöyle söylemiş, ‘’Eğer bir kızım olsaydı ve orospu olsaydı daha az zoruma giderdi. Onunda gereği yapılırdı elbet ama daha az zoruma giderdi.’’ Düşünebiliyor musun benden ne kadar iğrendiğini? Üstelik bu benim hiç umurumda değilken ve benim peşimi bırakmasını isterken bunları yapıyor ve söylüyor oluşu beni çileden çıkartıyor Isobel!
   
   Anneme, ‘’En iyisi ben kendimi öldüreyim. Gerçekten bak! O zaman her şey hallolacak baksana. Sende ben olmadan çok daha rahat olursun. Senin paran sana yeter. İstersen evi satıp şehirden bile taşınırsın. Hatta belki iyi bir adamla bile tanışırsın ve hayatın çok güzel olur.’’dedim. Söylediklerimde çok ciddi ve samimiydim, çünkü hayatımda hiç olmadığım kadar sinirli, öfkeli, gemilerini yakmış ve kendimden vazgeçmiştim Isobel. Çok sonradan düşününce koydu annemin cevabı. Bana kalkıp o nasıl söz oğlum saçmalama falan demedi, sadece ‘’Aman sen öyle bile yapsan bu adam benim peşimi bırakmaz, cehennem hayatına devam ederim.’’dedi. O zaman annemin de benim ölümümü istiyor oluşunu nasıl unuttum diye kızdım kendime. Gerçekten nasıl unutmuştum Isobel? Kendince o gücü bulsa önce beni sonrada kendini öldüreceğini söylediğini ne çabuk unutmuştum… 
Ölmek ,artık benim için bayılmak gibi bir şey Isobel, çünkü her önüme gelen benimle ilgili bu istekle yanıp tutuşuyor ve sanırım artık ölüm benim için büyüsünü kaybedip sıradanlaştı.
   
   Isobel şunu aklımızdan çıkartmayalım olur mu, seni kaybetmenin acısını yaşayacak kimse yoksa eğer geride, ölmek hiç eğlenceli olmaz. Yok oluşun bir şeyleri değiştirmeyecekse eğer, tutunduğun boktan sebepleri foseptik çukurlarında boğmak haz vermez. Kimi zaman yaşamanın bir anlamı olmalıyken kimi zamanda ölmenin bir anlamı olmalı çünkü…

   
             Ahhh eğer bir kurtuluş değilse yürüdüğümüz bütün bu yollar, nereye gidiyoruz Isobel?

5 Temmuz 2013 Cuma

İkinci Mektup: Masum Günahkâr

   Başama Notu: Ben bu mektubu anneme çok şiddetli bir kavgamızdan sonra yazmıştım. düşünebildiğim tek şey artık ölüp kurtulmaktı. Bunun sonrasında ki mektupta ise anneme açılmıştım zaten, çünkü artık dayanamıyordum... lütfen aklınızdan çıkarmayın! ölüm hiçbir zaman çare değildir kurtulamadıklarınıza, yaşamanın ve nefes almanın tadını çıkartın. hepinizi çok seviyorum :*

   
   
   İşte, geçte olsa uyandınız. Bana ihtiyacınız olmadığını biliyordum.
Korkmayın yetişeceksiniz. Korkması gereken tek insanın ben olduğumu anladım.


   Ben, dün bir kez daha öldüm karşında anne. Sesin kulaklarımda çınlarken,
gözyaşlarım en masum halleriyle günahkâr yüzümü yıkıyordu.
Hayat öğretmişti ya anne masum olmayın diye, hani bizde gömmüştük ya masumluğu en derinlerimize, ben saklamıştım birazını gizlice içimde bir başka yere. Sadece senin için
çıkartıyordum köşede bucakta kalmış o duyguyu gün yüzüne. Bu sefer senin için
değil, tamamen söküp atmak için çıkarttım onu anne. Anladım ki bana
yaramıyor, al yok et onu benim yerime.

   Kabuk bağlamış yaralarımdan tekrar akarken kanlar, aynı bedenin damarlarında dolaşmayı değil, özgür kalmayı istiyorlar. Bileklerime ve boğazıma yaptıkları her hamleyle anlıyorum
isteklerini, dışarı çıkmayı diliyorlar.

   Bir bıçak vuruyorum bileklerime,
boğazıma değil ama belki konuşmam gerekir diye. Bir kapı inşaa ediyorum
ince kırmızı çizgiler üzerinde, geçmişimin bütün acıları da özgürlüklerine kavuşsun diye.
Mühürleri kırılmış yaralarımın kırmızılığı dolarken yerlere, bir şeyler
çiziyorlar bana korkayım diye. Tükürüp yere, siliyorum cehennem resimlerini
ayağımla eze eze.

   Yığılıyorum hemen sonra farkında
olmadan sıcak olduğunu bildiğim kanlarımın üzerine. Hissetmiyorum artık
acılarımı, birisi kökten mi kopardı yoksa yaşanmışlıkları. Sonra fark ediyorum
ki kalmamış aslında ruhumun bir amacı.

   İnce bir aralıktan, ölüm grisine dönüşmeyip hala güzel olduklarını umduğum gözlerimle bakıyorum karşıya.
   Annemin dudaklarında belli belirsiz, kızgınlık dolu bir tebessüm. Bu acı bana
yetmemiş, canımı yaktıkça yakmak istiyor. Ellerim dolu dolu olsun diye,
günahlarıma günahlar yüklüyor.

''Yaz, kanatlı.'' diyor annem ''Çekinmeden yaz.'': ''Benim evladım…’’

   Sesim çıkmıyor. İşte şimdi istediğin
gibi susuyorum, sen dilediğince konuş anne.


3 Temmuz 2013 Çarşamba

Size Anlatmam Gerekenler Var



     Merhaba sevgili bloggerlar ve ponçik okuyucularımmmmmm nasılsınız? Umarım çok iyisinizdir ve yolundadır her şey :)
     Ben yarım bırakılmış bir öykü gibiyim... Birazı var, birazı yok ve sonu belirsizlik içinde yitip gitme tehlikesiyle karşı karşıya bir öykü gibi... Ruhum tehlikede sanırım.

     Ruhum çok uzun zamandır  boşlukta aslında ve bu öylesine bir boşluk ki vücudumu yalayıp geçen rüzgar beni her savurup ileriye itişinde bir yere çarpıp dinlenmek umuduyla beni inletiyor. Hayatınızda her şeyin yolunda gitmesi içinizdeki kara deliğin kapandığı anlamına gelmiyor hiçbir zaman ne yazık ki.

                                                             **************

     Aslında geçen hafta cuma günü ben istanbul'a gidecektim. Cumartesi günü çok özlediğim pıtırcık bloggerlarla buluşacak, pazar günüde hep birlikte onur yürüyüşüne katılıp kendimizi yırtarak bağırıp çağıracak ve temelde insan olmanın verdiği bir onuru simgeleyecektik...

     ''-dik, -dim'' diyorum çünkü planladığım hiçbir şey tahmin ettiğiniz ve belkide aslında çoktan anlamış olacağınız üzere olmadı!

     Tamam itiraf ediyorum hepsi benim mallığım... Dürüstlüğüne doymayan benin bok yemeleri yine evet! Doğrucubaşıyım ya ben ondan! doğrucu Davut'um ya ondandır belkide!

     Anneme İstanbul'a gideceğimi ve orada arkadaşlarımla buluşacağımı söylediğim ilk andan beri bir yarım ağız davranıyordu bana ve bir gün bombayı patlatıp ''Orada nasıl arkadaşlarınla buluşacaksın acaba bilemiyorum...'' imasında bulunduğu bir cümle kurdu bana. ben anladım tabii benim orada kendim gibi insanlarla buluşacağımdan endişe duyduğunu.

     Anneme açıldığım ilk andan beri ona karşı hiçbir şey saklamayacağıma dair söz vermiştim ben. bana her ne kadar kızarsa kızsın hep doğruyu söyleyecektim. bende bu yüzden içindeki şüpheyle yaşayıp tedirgin olmasın diye tam yola çıkacağım gece, otobüsüme saatler kala anneme orada kendim gibi insanlarla buluşacağımı söyledim. Ona, ''Gey, lezbiyen ve biseksüel arkadaşlarım da var benim ve ben bu durumdan çok mutluyum.'' dedim. Annemin gözlerindeki değişimi benim gibi görebilmenizi isterdim. ışığı kayboldu ve biranda o kadar karanlığa gömüldüler ki. onları kaplayan hırs mı, öfke mi, kızgınlık mı yoksa nefret miydi bilmiyorum gerçekten. bildiğim tek şey anlamının iyi olmadığıydı. Annem sinir krizi geçirmemek için kendisini zor tutuyor gibiydi sanki. Kendisi istediği gibi bağırıp çağırıyor ama benim normal ses tonum bile ona batıyordu. Bana hesap soran cümleler kuruyordu durmadan...

     O bana o çevreden uzak durmamı söylemiş ama ben neden durmamışım? Bir araya gelince ne bok yiyormuşuz? Neler konuşuyormuşuz? Aslında ben her şeyi çok sakince anlattım. beni gerdiği ve kendime hakim olamadığım zamanlar olmadı değil ama konuşmada benim hakimiyetim hissediliyordu. söylediği sözler düşündüğü zaman kendisinin bile güleceği mantıktan yoksun ve komik cümlelerdi.

     Bu detayları geçmek istiyorum aslında çünkü ne tam olarak ben hatırlıyorum ne de yazmak istiyorum çünkü gereksizler! Anneme göre ben erkek peşinde koşan bir erkeğim ve fırsatını bulduğum ilk fırsatta birisinin altına yatacak ve daha sonra bunu alışkanlık haline getirerek orospu olacağım. bu annemin en iyi senaryosu, kötülerini düşünün artık :)

     Duygusal yönden bir erkekle bir şeyler yaşamak istediğimi kabul ediyorum ve tabii ki bu duygusallığın peşinde getireceği seksi yaşayacağımı da ama ben hiçbir zaman etrafta acaba kimin altına yatsam diye aranmadım. bunu annemin anlaması çok zor sanırım.

     Parça parça anlatıyorum ama gerildim yine ondandır, siz anlarsınız beni diye düşünüyorum. Annemin bana en çok koyan lafı şu oldu, ''Kendimde o gücü, o silahı tutacak gücü bulsam önce seni sonra da kendimi öldürürüm.'' Ölüm tehditlerine ya da söylemlerine, artık adına ne derseniz deyin, alıştım aslında hiç kafama takmıyorum peh diyebiliyorum ama bunu annemden duymak, benden öyle parçalar söküp aldı ki bunu kelimelere dökemem. Onun beni sevdiğine olan inancımı ilk defa sorguladım. annem beni gerçekten sevmiyor mu acaba diye ilk defa düşündüm ve bu düşünce kafamı bir kurşundan daha fazla, daha acılı bir şekilde darmadağın etti!

     Bütün bunların arasında annem istanbul'a gitmeyeceksin dedi ama her şeyin sonunda benim otobüsü kaçırmama dakikalar kala istediğini yapabilirsin dedi. bu aslında bir anlamıyla ne halin varsa gör manasında beddua gibi kin kokan bir cümleydi. Annem kendisine zarar verebilir korkusuyla gitmedim hiçbir yere. valizimi boşaltmadan odamın ortasına koydum bilgisayarımı alıp film izlemeye başladım.

     Bütün bu yaşananların içindeki en kötü şey ise benim ağlayamamamdı! Çok uzun zamandır ağlamıyorum ben, ağlayamıyorum. istiyorum ama başarılı olamıyorum ve o kadar şişmiş durumdayım ki...

     Ertesi gün annem hiçbir şey yaşanmamış gibi sakin ve huzurlu görünüyordu. sanki bütün gece gözlerini hiç kırpmamış konuşulan her şeyi düşünmüş mantık çerçevesi içinde beni haklı bulup dimdik karşısında durabildiğim için sevinmişti. daldığı uyku bu yüzden ona çok huzur vermişti ve tam da bu nedenle karşımda bu kadar dinç duruyordu. tabii ki bunların hepsi varsayım.

     Pazartesi günü olduğunda ise onur yürüyüşüne getirdi konuyu. aslında gezi parkı eylemcilerinden girdi ve ben konuyu nereye getirmek istediğini anlayınca daha fazla gevelemeyip sende mi katılacaktın gidip dedi. bende evet dedim. Gülerek konuştuk orada yaşananları. birkaç gün önce ağzıma sıçan kadın şimdi ne demek istediğimi anlıyor gibiydi sanki ve ona bakarak, ''Merak etme anne, seneye o yürüyüşe beraber gideceğiz.'' dedim gülerek. o da bana el hareketi çekip nah gelirim dedi gülerek. ben de bunun üzerine kahkaha attım ama olabilir neden olmasın. Sizlerin annemle tanışıp aslında bizlerin kötü insanlar olmadığını herkes gibi olduğumuzu göstermem de yardımcı olmanızı çok isterim :)

     Bunların yanında hala bir sevgilimin olmadığı doğrudur. Buna bende dahil olmak üzere etrafımızdaki neredeyse pek çok kişi şekilci ve her ne kadar dışarıdan güzel sözler duyup iltifatlar alsam da tipime güvenemiyorum hala tam anlamıyla. hep bir reddedilme korkusu var. Cinsel bir ilişki yaşamayı da istiyorum evet bunu asla inkar etmiyorum ama bunu duygusal yönden değer verdiğim birisiyle yaşamak istiyorum. tek gecelik bir eğlence olmasını istemiyorum, özel olsun derdindeyim ve böyle giderse kezbanlığın tahtını kimseye vermeden tam da annemin istediği şekilde demirden rahibe olarak ölüp gideceğim :D

                                                       **********************

     İçimdeki çalkantılar şiddetini arttırdığında ve bir türlü tatmin edemediğim duygularım her isyan ettiğinde daha çok yorulduğumu, daha çok bittiğimi hissediyorum ne yazık ki. Nefes aldığımı kendime hatırlatıp kurduğum hayallere tutunarak yaşamayı tekrar ve tekrar seçtiğim her günde kendime daha çok dönüp kendimi daha çok seviyorum. sanırım dünyadaki en bencil insana böyle dönüşeceğim...

Kendinize çok dikkat edin pıtırcıklarım, hepinizi çok ama çok seviyorum. yaşamak güzel şey sakın bunu unutmayın :*

NOT: Yazıyı yazıktan sonra hiç okumadım, saçmalamış olabilirim ama sizin, benim bu hallerimde alışık olmanız lazım :D Şarkı benden hepinize gelsin :*




20 Haziran 2013 Perşembe

Werther'in Aranıza Dönme Çabaları :)

 
   Merhaba çok sevgili pıtırcık okuyucularım ve ponçik bloggerlar nasılsınız?

   Ben, tam önüne düştüğü halde patlamayarak yegane görevini yerine getirememiş bir gaz bombasının direnişçi üzerinde bıraktığı etki gibiyim bugün. Biraz, keşke patlasaydı nefesim açılırdı dedirten, biraz da ohhh allahım korudu gördün mü bok polis dedirten türden.

   Son yazımın üzerinden ne kadar zaman geçti gerçekten bilmiyorum ama bu süre içerisinde haftanın dört günü oynamam gereken bir tiyatro gösterim ve ihmal etmemem bir okulum vardı, anlayacağınız çok yoğundu. tiyatronun bittiği aynı gün ankara'da gezi parkının desteği olaylar patlak verince alandan alana koştum ve yemediğim gaz kalmadı. bizde destek sonuna kadar çünkü :)

   Gerek facebooktan gerekse twitterdan sürekli görüşümü belirtip destan gibi yazılar yazdığım için buraya o kadar uzun bir şey yazmak istemiyorum olaylarla ilgili ama belirtmem gerekirse, herkesin özgürlüğü için mücadele ettiği ortada olan bir gerçektir! Ben alanlarda olan herkesle, büyüklerin bizlerle ilgili umutsuzluk kokan cümlelerini tersine çevirdiğimiz için hepimizle gurur duyuyorum. umarım bu ateşli ruhumuz hiç geçmez bunu bizden sonrakilere de aşılayabiliriz :)

   Asi Yapıncağım beni çok merak etmişsin burdayım pıtırcık merak etme. bende seni çok özledim, ama uzun zamandır olmadığım için neler yaşadın okumadığım için bilemiyorum umarım hayatında her şey yolundadır ve iyisindir :)

   Bugün buraya yaşadığımı bildirmek ve size okumanız için tavsiye edeceğim iki öyküyü duyurmak için yazdım aslında :) ben kendi öykümü tamamlayana kadar bu iki öyküyü okuyup aslında hepimizin neredeyse aynı yollardan geçtiğimizi ama kimilerinin bunları haykıracak bir yerlere dökebilecek, yazabilecek gücünün olduğunu görmenizi istiyorum! belirli aralıklarla bu öyküleri hep okurum ben hep, umarım sizde seversiniz :) bu arada bu sanat gurubu benim vazgeçilmezimdir daha öncede söylemiştim :) öpüyorum hepinizi :*

Haaaaaaaaaaaaaa bu arada Sevgili Patrick ve Sadakat ve unuttuğum bloggerlar varsa onlarda! sınavlarınızdan çok umutluyum umarım her şeyin en iyisi olur sizin için çok seviyorum sizleri pıtırcıklar öpüldünüz kocaman :* :* :*

İşte Birinci Öykümüz: http://ucrenksanat.blogspot.com/2012/04/tanri-ve-onun-siyah-cam-kafesi.html

Bu da  İkinci Öykümüz: http://ucrenksanat.blogspot.com/2013/02/normal-0-21-false-false-false-tr-x-none.html

NOT: Eğer okuduktan sonra, ki okursanız o da, yorum yaparsanız çok sevinirim. Sizde neler uyandıracağını merak ediyorum çünkü :)

2 Mayıs 2013 Perşembe

Orda Bir Werther Daha Var Uzakta

 

   Merhaba çok sevgili pıtırcık bloggerlar ve ponçik okuyucular.

nasılsınız?

umarım çok ama çok iyisinizdir ve yolundadır her şey.

ben mi?

   Ben bu aralar bestesi henüz yapılmamış bir şarkı gibiyim. kendisini eksiksiz gören ama bir şeylerin yokluğunu hep hisseden, o şeylerin yanlışlığını duyan ya da duyamayan...

   Aslında ruhum böyle bir çıkmazın içinde debeleniyor olabilir ama gerçekten çok mutluyum. tatlı bir heyecanım var. gerçekleştirmeyi en çok istediğim hayallerimden birisini gerçekleştirdiğimi söylemiştim size önceden ve aslına bakılırsa bunu geride bıraktığımız 2012 yılının kasım ayında gerçekleştirmiştim. gerçekleşmesini çok istediğim ikinci bir hayalim beden bulup nefes almak üzere ve ben istediklerimi elde edebilmenin sarhoş edici mutluluğunu tadıyorum.

   Bundan sonra hedefimin ne olacağını gerçekten bilmiyorum ama inanın yaşadığımı hissediyorum. evet, nefes alıyorum ve hayat devam ediyor. Hepimiz inanılmaz sıkıntılar yaşıyoruz şu hayatta ama şuna da inanıyorum ki mutlaka o sıkıntıları atlatacak ya da görmezden gelecek şeylere ihtiyacımız var. sırtımızı yaslayacağımız bir duvar, tutunabileceğimiz bir dal ya da bir paraşüt... adına her ne derseniz deyin insan denen varlık gerçekten çok güçlü ve tek seferde yıkılmıyor. gözlerimle görüyorum hem de her gün, aynaya her baktığımda...

   Bizlerle ilgili yazdığım öykü gerçekten çok ilgi çekti, çok beğenildi ve sizlerden çok güzel tepkiler aldım. bu beni inanılmaz sevindirdi emin olun. aynı şekilde aileye açılma ve ayakta kalma dersleri de öyle :)

   Aslında sizlerle daha çok şey paylaşmak, sizlere daha çok şey anlatmak ve elimden geldiğince sizi her konuda aydınlatmak istiyorum ama taktir edersiniz ki gün içindeki rutinlerim iki satır yazmamı engelleyebiliyor.

   Babamdan ölüm tehditleri almaya devam ediyorum ve bu beni inanılmaz bir şekilde sinirlendiriyor. aslında ölüm kavramının kendisinden korkan, daha açık konuşmak gerekirse ölmekten korkan bir insan olarak belkide bu benim ruhumun en derinlerinde küçük sarsıntılara yol açıyor olabilir ama ne ki beni en çok sinirlendiren sanki kendisi bir bokmuş gibi beni yargılayıp tanrı rolüne soyunarak canımı alabileceğini düşünüyor olması. bir yerlerde gerçekten bir yanlışlık var...

   Bütün bunların yanında sosyal hayatım çok iyi olmasına rağmen hala bir sevgilim yok ve aslında artık, acaba gerçekten bir sevgili istiyor muyum yoksa takıntı mı yaptım diye düşünmeye başladım. benim beğendiğim beni beğenmiyor, beni beğeneni ben beğenmiyorum. kalbim her zaman yanlış zamanda yanlış yerde. ne de olsa werther'in acılar yaşayabilmesi için gerekli kanı pompalayan o...

   İçimde tarif edemediğim bir kızgınlık ve öfke var. kime, neye karşı olduğunu bilmeden içimde yaşattığım bir duygu bu. onu besliyor büyütüyor ve seviyorum ama ne zaman dünyaya getireceğimi bilmiyorum çünkü babası belli değil. kime kusacağım içimdekileri bilmiyorum. gereksiz bir hırs kaplıyor bütün zihnimi, sinirimi nereden çıkartacağımı şaşırıyorum. mesela en son anneme zorla telefon aldırdım hem de ihtiyacım olmadığı halde. evet kabul ediyorum elimdeki telefonda güzeldi ve hala kullanılabilirdi ama ben istedim ve elde ettim!

   Okulumu sevmiyorum, daha doğrusu sanırım bölümümü sevmiyorum. dersler o kadar sıkıcı ve saçma sapan ki ayaklarım geri geri gidiyor, beynim isyan çığlıkları atarken ruhum da kendisini kalbimle öldürüyor.
Geleceğimle oynandığından beri elimde var olanla yetinip en iyisini yapmaya odaklanmış olsam da içimden intikam yeminleri ediyorum.

   Hiçbir zaman kolay bir insan olmadım ben. her zaman zordum çünkü hayat zordu ve hayatla başa çıkmayı beceremeyen birisiyle işim olamazdı takdir edersiniz ki. Sevgiye, ilgiye ve alakaya aç bir insanım ben ve bu zor kişiliğim isteklerime tamamen zıt düşüyor. kendimle çelişiyorum bu noktada kimi zamanlar. beni çok sevecek birisini isterken yanında bir de beni elde etmesini bekliyorum. evet sanırım kendimi şaşırmış bulunuyorum. sanırım anlatmak istediğimi tam anlatamadım da zaten ama bilmiyorum okuyun ve anlayın işte :)

   Tembellik yapmayı çok özledim, kitap okumayı çok özledim, yazmayı çok özledim ama en çok da ağlamayı özledim. uzun zamandır ağlayamıyorum ki bu beni inanılmaz şişiriyor.

   Annemle aramız çok iyi. dediğim gibi beni eskisi kadar sıkmıyor. aklında ne varsa da ağzını açıp bana söylemiyor en azından. keyfim yerinde ama kardeşimle aramıza giren bu mesafe sanki canımı acıtmaya başladı bilmiyorum. ondan bu kadar kurtulmayı isterken, yavaş yavaş ondan olmak düşüncesi beynimi kemiren bir fareye dönüşüyor. kim demişti hayat topumuzu kemiren bir fahişedir diye? çok doğru bir tespit emin olun. sızlıyorum ve özlüyorum ama kabul etmek istemiyorum...
 
   Çok uzun zamandır yazmamıştım buraya, ne kadar rahatlatıcı olduğunu unutmuşum. aslında hikayemizin devamını ve dersimizin ikinci bölümünü yazmayı çok istiyorum ama zaman bulabilecek miyim bilmiyorum.
Daha ne yazacaktım da unuttum bilmiyorum. Sizi çok seviyorum pıtırcıklar lütfen kendinize çok dikkat edin ve gülümsemeyi ihmal etmeyin.

Unutmayın hayatın yaşamaya değer pek çok tarafı var...

6 Nisan 2013 Cumartesi

Ve Tanrı Bizleri Yarattı


BAŞLAMA NOTU:  Birazdan burada okuyacaklarınız tamamen hayal ürünüdür. Vurgulanmak istenen şeyler apaçık ortada olmakla birlikte, hiçbir dini oluşumu ve o oluşumun getirisini çarpıtmak değildir amaç. Aşağıdaki metin ''Ve Tanrı Bizleri Yarattı'' metninin ilk kısmıdır.

ayyyy çok resmi başladım pıtırcıklarım biliyorum ama bu almam gereken bir önlemdi. sizi öykümüzle başbaşa bırakıyorum umarım seversiniz :)                                          

                                               VE TANRI BİZLERİ YARATTI

   Sanıldığının aksine leylekler hiçbir zaman insan taşımadılar dünyaya ve ailelere. Onlar, hep en önemli şeyi taşıdılar; tanrının nefesini, bizim ruhlarımızı…
   Görevleri çok basit gibi görünse de döngü içindeki en zor görev onlarınkiydi. Tanrı, nefesini emanet edebileceği tek kişinin yine kendisi olduğunu biliyordu, bu yüzden kendinden olanları, melekleri yarattı ve nefesini onlara emanet etti.
   
   Leylekler, emanet meleklerinden tanrının parçalarını alıp dünyaya taşırdı, yolculuk kimi zaman çok kısa sürerken kimi zaman da çok uzun sürebiliyordu. Bu, ruhun gücüne bağlıydı.
   Leylekler Dünya’ya vardıklarında nereye gideceklerini zaten biliyorlardı. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden önceden belirlenmiş evlerin yakına tünüyor ve bekliyorlardı, ta ki hissedene kadar…
   
   Bir anneyi hissetmek hiç de kolay bir şey değildi aslına bakılırsa, çünkü onlar duyguları kuvvetli varlıklardı. Tanrının büyük hediyesi…
Taşıyıcılar, gerçekten hissettiklerinde ölümsüz kimliklerinden sıyrılıp gerçek dünyaya adım atarlardı. Varlıkları, içinde bulundukları ortamda bir anlam kazanırken bedenleri de itaat etmek için kıvrılır, eğilir ve bükülürdü. Hazır olduklarında, ince bacakları üzerinde doğrulur ve kafalarını gökyüzüne doğru kaldırıp gagalarıyla orayı işaret ederlerdi; geldikleri ve gidecekleri yeri…
   
   Leyleklerin kanatlarını her iki yana açıp bağırmasıyla doğacak olanın ilk nefesine refakat edecek sesi kendisine bahşedilmiş olurdu ve o, usulca annesinde yerini alırdı. Leylekler rahme gözyaşlarıyla üflerdi daima, böyle yaparak doğacak olanın çekeceği acıların bir kısmını onun yerine çekmiş olacaklarına inanır ve yok olurlardı. Biranda, öylece…
   
   Doğa hep dengede kalmalıydı, yoksa her şey yok olurdu. Tanrı, dengeyi bu yüzden kurdu, dünyanın insanı kontrol altında tutabilmesi için. Bir canlı doğarken bir ya da birden fazla canlı ölmeliydi. Enerji dengesi taviz verilemeyecek bir dengeydi çünkü. Leylekler giderken yanlarında götürmeyi ihmal etmediler bu yüzden…
  

   İnsanlar kendilerinden üstün gördüklerine özendiler hep ve daha çok istediler. Meleklere, tanrının gücüne ve tanrının seçtiklerine uzak olduklarını düşündüler daima, tıpkı meleklerin de insanlara çok uzaktan bakıp onları merak ettikleri ve kendilerinden üstün gördükleri gibi…
   
   Samandriel* emanet meleklerinden birisiydi, hatta ilk yaratılanıydı. Bu yüzden emanetçiler içindeki en kıdemli melek oydu, insanlık var olduğundan beri onlara ruhlarını o gönderiyordu. Ne olduysa her şey yorulduğu ve hayal edip istediği bir günde oldu.
   
   Samandriel tanrının isteğiyle, daima hangi ruhun nereye gitmesi gerektiğini biliyordu. Taşıyıcılara yerleştirilen her bir ruh parçasının ne denli güçlü ve güzel bir sihri içerdiğinin farkındaydı. Kimi ruh parçasından çok güzel sesler gelebiliyordu. Bu, onun iyi bir ses sanatçısı olacağının göstergesi olabilirdi pek tabii ve kimilerinin ruhu ise o kadar parlak ve olağanüstüydü ki kendisini keşfedebilmesi ancak kendisiyle vereceği savaşa bağlıydı. Kiminin ruh parçası ise karanlıkla ve anlaşılmayan şeylerle doluydu, ama tanrı bunu bilerek mi yapıyordu yoksa o da gerçekten arada hata yapabilir miydi, anlam vermek olanaksızdı. Samandriel, gördüğü ve duyduğu şeylerden insanın nasıl olacağı yönünde çıkarımlarda bulunup yaşamıyla ilgili tahminlerde bulunabilirdi ve fakat bunu hiçbir zaman sesli dile getirmezdi, çünkü bunu kesin olarak sadece tanrı bilebilirdi.
   
   İnsan denen varlık göz alıcıydı, çünkü tanrının birer yansımasıydılar ve her ne kadar ortak bir yaratıcı tarafından şekil verilmiş olurlarsa olsunlar, farklılıklar benzerliklerden çok daha fazlaydı. Samandriel hep hayal etmişti, bir leyleğin kanadına oturacak ve uçarak dünyaya inecekti. Taşıyıcısının çığlığıyla yepyeni bir taşıyıcıda hayat bulacak ve olduğunun aksine bir farklılıkta sürdürecekti varlığını. Uzaktan bakıp da hep istediği şeyleri gerçekleştirebilecekti. İnsanlardan ailesi olacak, tanrının elinin değdiği yepyeni bir gezegende yaşayacak ve bir türlü anlam veremediği aşkı tadacaktı. En önemlisi ise her zamankinden daha özgür olacak, durmadan dua edip dileklerde bulunacak ve tanrının dokunuşunun farklılığını bütün insanoğluna kanıtlayacaktı.
   
   Meleklerde düşünebiliyordu elbette. İyiyi ve kötüyü hissedebiliyorlardı, karar alabiliyorlardı. Tanrı bir diktatör değildi ve kendinden olanların düşündüklerine hep kulak verirdi. İnsanlığın daima en iyisi olmasını istedi tanrı, bu yüzden daha çok melek yarattı ve herkese görevlerini dağıttı. Her şey kusursuzdu cennette ve tabii ki Elders** bu konuda çok yardımcı oluyordu döngüye. Samandriel hata yapmanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyordu, çünkü tanrının emriyle her şey mükemmeldi fakat insanoğlu bu düzene tabi değildi.
   
   Bir gün tanrının karşısına çıktı Samndriel. Yaratıldığı andan beri yaptığı hizmetleri anlattı. Tanrıya zaten bildiklerini tekrarladı. Hayallerinden ve yapmak istediklerinden bahsetti. Zamanlamasının yanlış olduğunu bilmiyordu ve tanrının hiddetiyle karşılaştı. Dünya’da yer ve gök sallandı, cennetin kapıları kapandı ve koridorlarda tanrının yıkıcı nefesi patladı. Cehennemde ateşler yükseldi ve bazıları hiç var olmamışçasına yok oldular. Samandriel neye uğradığını bilemedi. Tanrıyı daha önce hiç böyle görmemişti ve af dilemekten başka çaresinin olmadığını biliyordu. Anladı ki kendisini asla insanlarla bir tutmaması gerekiyordu. Asla onlar kadar değerli olamayacaktı ve asla en az onlar kadar bir insan…
   
   Samandriel varlığından bile haberinin olmadığı o yabancı duyguları tadarken kendi sebep olduğu şeylerin farkında değildi. Birkaç leylek yok olmuş ve emanet melekleri korkudan cennetin beşinci kapısını terk etmişlerdi. Cennetteki ışık ağacından yapılmış tahta kapıyı yavaşça açtı Samandriel, Tanrının dilinde ki beş, altın işlemelerle kazınmıştı kapıya… Leylekerin bulunduğu beyaz mermerden yapılmış hole gelebilmek için, asker meleklerin nöbet beklediği, yerlerini siyah mermerlerin süslediği geniş koridorda yavaş ama keskin adımlarla yürüdü Samandriel. Holün girişine ulaştığında aniden durdu. Orada ne olduğunu çok iyi biliyordu ve yapması gerekeni de. Karşısına çıkan pürüzsüz ve saydam duvara çarpmak sonunu getirebilirdi. Biraz önce tanrının merhametine sığınmıştı ama bir duvardan merhamet dileyemezdiniz. Samandriel nazikçe üfledi duvara ve ışık huzmesi altında hızlıca geçip duvarın öldürücülüğünü tekrar kazanmasını izledi.
   
   Ortasından kesilmiş kocaman bir küreydi içinde bulunduğu oda. Işığın ve ılık bahar rüzgarlarının hiç eksik olmadığı bu odanın duvarlarında taşıyıcı leylekler uyurdu. Leyleklerin tüneyebilmesi için açılmış milyonlarca oyukla dolu olan duvarlarda, ay taşından yapılmış şeritler şeklinde bütün odayı kaplayan içlerinden berrak ve serin suların aktığı küçük nehirler vardı. Huzursuzca kıpırdanan leylekleri küçük bir fısıltıyla yatıştırıp hızlı adımlarla taş balkona çıktı. Aslında burası emanetlerin leyleklere verilerek dünyaya uğurlandığı bir yerdi. Cennetin eşsiz bahçelerinin manzarası hakimken bütün balkona, Samandriel gülüp oynayan, yiyen ve içen melekleri izlemektense yeni havalanan bir leyleği izlemeyi tercih etmişti. Tanrı Samandriel’a büyük bir güç bahşetmişti ve büyük güç büyük sorumluluk demekti. Taş balkonun sarsıldığını anlamasıyla, kendisini büyük bir endişeyle sakinleştirmeye çalıştı. Kendisini tanımakta zorluk çekiyordu ama anılarının onu meşgul etmesine de engel olamıyordu. Cennetten atılan kardeşlerini düşünde ve tabii cehenneme sürgün edilenleri… Hepsinin hayalleri ve istekleri vardı kıskançlıklarının gölgesinde büyüyen. Öyle olmamalıydı ama böylede olmak istemiyordu. İnsanda olamadığına göre…
   
   Samandriel hızlıca hole döndü ve başka bir kapıdan girip saygıyla yere eğildi. Kafasını öne eğip iki elini de öne doğru olabildiğince uzattı ve istedi. Emanet hemen ona itaat etti ve avuçlarını tanrının nefesiyle doldurdu. Ellerinde tuttuğu bir kadının bedenine gidecek olan ruhtu bunu her şeyiyle hissediyordu. Leyleklerin dinlendiği, küçük taş sütunlarda ki ateşin hiç sönmediği avluya tekrar geldi Samandriel ve bir leyleği huzuruna çağırdı. İnce uzun boynunun taşıdığı zarif kafasına küçük bir dokunuşta bulundu leyleğin ve leylek büyük bir coşkuyla havalanıp uçtu.
   
   Taşıyıcı, zorlu geçen bir uçuşun ardından dünyaya vardı. Ruh çok güçlü ve büyüktü bu yüzden yorulmuştu. Biraz bekledikten sonra hissetti ve ilk defa bu kadar çabuk hissedişine şaşırmış olsa da ritüeline başladı. Ruhu, rahme göz yaşlarıyla teslim etti ve havalandı. Gök yüzünden yanında götürmesi gereken bir ölümlünün ruhunu kaptı ve aniden bir yanlışlık olduğunu hissetti. Evin çatısında daireler çizip gök yüzüne yalvararak uçmaya başladı. Sonra güneşten gelen bir ateş parçası leyleği ve yanında götürmesi gereken ruhu yaktı ve küller gök yüzüne savruldu.

                                         *                                 *                              *

   
   Anne, çocuğunun ilk tekmesini hiç beklemediği bir anda hissedince koşarak çocuğunun babasının yanına gitti. Dışarıda sonbaharın kızıllığı bütün ağaçları boyarken, insana huzur veren sakin rüzgarlar da son kez yalıyordu her yeri. Adamı bahçede otların üstünde tembellik yaparken buldu kadın. Etrafta külleri uçuşurken gözlerini açıp da dinleyemedi adam kadını ve aylar sonra tek başına bir çocuk dünyaya getirdi kadın. Bir erkek doğurdu, bir kadının sahip olması gereken ruha sahip bir erkek…



*Mitolojide, hayal gücünün meleği, bize geniş bir hayal gücüne sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu ve bu şekilde birçok şeyi gerçeğe dönüştürebileceğimizi gösterir.

**Mitolojide, Tanrı'nın tahtının çevresinde oturan 24 melek grubu. Bu melekler Tanrı'nın en kıdemli yardımcılarıydılar.

19 Mart 2013 Salı

Ben Her Şey Olmak İsterdim :D ( MiM!!!!)



   Merhaba çok pıtırcık bloggerlar ve çok ponçik okuyucularımmmmmmmmm :D nasılsınız bakalım? bence iyisiniz, hadi ama kötü olmak için bahane aramayın. dudaklarınızı serbest bırakın ve sırıtın olabildiğinceeeee :D
  
   Bigayımmm beni mimlemiş. biliyorum şimdi diyeceksiniz bu MİM DÜŞMANI, MİM CEVAPLAMAZ çocuk nasıl olmuşta bir mim cevaplamış ve paslamış :D ay dostlar sormayın ben de çok şaşkınım, hem de kimse onu mimlememiş o üstüne alınmış falan, olaylar olaylar yani anlayacağınız ahahahahaha :D niye bu kadar güldüm bilmiyorum ama kendisiyle uğraşmak hoşuma gidiyor :D şaka bir tarafa kendisi sadece nazarındaki elit mimlere cevap veriyor sağ olsun beni yüksek tabakadan görüp paslamış :D ha aykırılık yapmamış mı yine yapmış ama ne diyceksin işte allahta onu böyle yaratmış :D neyse bigayımla bu kadar uğraştığım yeter, ona burdan kocaman bir öpücük yollayıp mime geçiyorum :* :* :*

   Sorularda bi böyle değişik, töbe töbe bi böyle bişiy olmuş anlamadım :D

1. Su mu, ateş mi, güneş mi olurdun neden?
* Aslında ben biraz aç gözlüyüm, yani pek çok şeyi güç ve otoriteyle bağdaştırarak hesaplarım. ''Werther naptın oğlum sen kendine bakıym o.O'' demeyin :D bunun ışığında doğada ki dört elementte olurdum fekat illaha da bir tanesi ol diyorsanız ben su olmak isterdim. hı-hı evet o olmak isterdim :)

2. Taş olsan nerenin taşı olurdun?
*Çıplak Zeus heykelinin penisinin oyulduğu bölgenin taşı olurdum ahahahaha :D yok be napçam heykeli maşallah taş gibi çocuk olduğumdan mütevellit kendi benliğimin taşıyım ben zaten heheheyyyttt :D

3.Neyin ve kimin karşısında, hangi durumlarda susarsın?
*Aslında susmak benim lügatımda yoktur. konuşmak bir meziyetse susmayı başarmak apayrı bir meziyettir. üzerinde ki çalışmalarım devam etmekle birlikte genelde annem beni azarlar nitelikte nasihatlar verirken daha az konuşurum tatlım :D sevgiler saygılar :*

4. Kusur olsan nasıl bir kusur olurdun?
*Benim gibi mükemmel bir insana sorulacak soru mu bu gülüm? ben ve kusuru bir arada aynı cümlede kullanmak isteyenler, bana bu hayın tuzağı kuranlar duysun bilsin ki werther böyle oyunlara gelmez be bebeğim :D yine de hatasız kul olmaz lafını yontarak oluşturduğum kusursuz kul olmaz lafından yola çıkarak bir kusur olsam, herkesin kendisinde olmasını isteyeceği şöyle şehvetli bir kusur olurdum. :D

5. Küfür olsan ne olurdun? Kime savrulurdun?
*Aslında küfür, hakaret, aşağılama auram çok geniş olmakla beraber kullanmayı en çok sevdiğim kelime ''SİKTİRELLA'' dır :D sanırım insanlara ''hımmm, ok kib bay cnms'' mesajını vererek onları sallamadığını hissettiren bu küfürümsü tatlı kelime olurdum :D

6. Esir olsan neyin veya kimin esiri olurdun?
*Ben kendi kendimin esiri olmuşum be yavrum başka birine ya da başka bir şeye ne hacet!!! oyy dağlar ben ölem!

7. Bir suç olsan, nasıl bir suç olurdun?
*Suç, tehlikeli işler falan hep böyle bir adrenalin ve atraksiyon kaynağıdır ve bu yüzden kimi zaman tahrik kokarlar. bütün bunların ışığında her insanın denemek isteyip ama göt yokluğundan tadamadıkları ufak çaplı bir suç olurdum :D toplum içinde sex suçtu değil mi? eğer cevabınız evetse hah işte ben oyum ahahaha :D

8. Topraktaki güç olsan o güçte ne yetiştirilirdi?
*Aslında bu, sayfalarca cevap yazabileceğim bir soru. bundan bir öykü bile çıkar, o derece :D Topraktaki bir güç olsam o güçte kesinlikle insanlığın tohumları atılır ve insan yetiştirilirdi. bu sıralar ana rahminden çıkmış olanları pek beğenmiyorum da belki topraktan çıkanlar daha sağlıklı olur. ihi ihi ihi :D

9. Sayılmadığında ne hissedersin?
*İçten içe hasetlenirim önce cinnet kıyılarında yalın ayak dolaşırım. sonrada; şşşşşşşş heyy! sen! kezbanın başkanı, rahat mısın sen be! diyerek, terbiyeli ve de akıllı salon beyfendisi çizgimden kayarak ona haddini bildiren bir çemkirme eylemi gerçekleştiririm :D tabii bunu kimi zaman içimden yapar kimi zamansa bulunduğum ortama aldırmadan yüze karşı yaparım. korkun be benden ahahah :D

10. Bir oyun oynasan ne oynardın?
*kazananın istediği her şeyi alabileceği bir oyun oynardım. risk olmadan heyecan ve zevk olmaz gençler. kaybedeceğiniz şey çok olunca daha azimli oynarsınız :D artık oradaki ''her şeyi'' de sizin hayal gücünüze bırakıyorum ahahaha :D

oyyyyyhhh yoruldum haaa cevaplarken :D biraz değişik bir mimdi ama alnımın akıyla çıktığımı sanıyorum bu işin içinden :D bu mimi kaç kişiye gönderiliyor bilmiyorum ama ben üç isim sayacağım :D

1) Pistisciğim
2)Oyuncak ayıcığımmmm
                                             ve
3)Patrickkkkkk

                            Başka cevaplamak isteyen olursa erinmeden üzerine alınsın ve cevaplasın :D bu mimi önceden cevaplamışsanız bozuntuya vermeyin lütfen çok sevgili blog karşilerim :D 

öpüldünüz kocamannnn :*